Sesini tutamıyorum…

Sen gidiyorsun önce gözlerimden,

Ah gözlerim, kör olmayı neden bilmedin?

Sonra sesin gidiyor kulaklarımdan,

Ah kulaklarım, sağır olmayı nasıl da bilemedin…

Bilmen gerek, Yeniden çiçek açamazsın, Yeniden yeni bir bahar göremezsin,

Yeniden yağmurların yağmayacak ve sen bu kuraklıkla baş edemeyeceksin…

Baş koymayacaksın o yastığa bir başkasıyla kafanı, ebediyyen sana rezerveydi gözlerimin baktığı o yastık…

Dokunsan şimdi yaralarıma, o kabuk tutmayı bilmeyen yaralarıma,

Yaralarım….

Ne çok acırdı bir bilsen…

Sesin gidiyor, yüzün gidiyor, gülüsün gidiyor.

Ben tutamıyorum….

Reklamlar

Hiç olmadığımıza…

hayatta cok acilar yasadik,
evet, mutluluklarimizda oldu elbet ama hepsi icine aci biber karisan seker tadindaydi…
ne sevindik, ne agladik…
mutluluk bogazimiza takilinca, hüzün gözlerimizden fiskirdi…
sonra bir kanaryanin ölmeden önceki son carpinislarina taniklik ettik, hayatta aslinda dogmanin ve ölmenin kolay oldugunu düsünmeye baslarken asil zor olanin yasamak oldugunu ögrendik gözyaslarimiza karisan kanlarla

Ama birimiz toprak, birimiz gökyüzü olduk….

Ama biliyorsun,

En çok gökkuşağını severdim, sen de çiçekleri…

Açan çiçeklerin toprağın olacağını, sevdiğim gökyüzünün hasretim olacağını nereden bilebilirdik ki.

Çok sevdik diye mi yanlızlık düştü payımıza?

tahtların, tacların uğruna kardeş katli olan bir dünyaya geldik, birimiz geçtik birimiz kaybettik.

Zira Biz bu dünya savaşında yenilgiyle ayrıldık sevgilim.

Şimdi diyorum; ah keşke! diyorum, rüzgâr üflese toprağına, bana getirse can verdiğin toprağı.

O toprağı geceye üflesem, yeniden güneş doğsa senli günlere…

Ama sevgilim; birimiz toprak, birimiz gökyüzü olduk….

Bu bir yokluk degildi oysaki….

Kaç şiirler yazıldı, sevmek nedir bilinmezliğinde kahrolan gecenin..
Çehrendeki onca yılların tokadıyla ince sert çizilmiş çizgilerinin…
Bir vurdum duymazlık var bugün yağan yağmurda, sanki bir sen eksik bir yerlerde ve diğer herkes fazlalık…
Kalmayı düşündüğün vakitlerde, kimse koymadı seni baş ucumdaki rüyama… Rüyalardan bahsedilir çoğu hayal meyal hatırlanan, gerçekliği tartışılır hala bir dolabın tozlu raflarının arasındaki kitaplarda. Mekteplerim hep yıkıktı oysa ki ne de günlerce aylarca hatta yıllarca, inşaasında anılar saklı mektebimin…
Bir yokluk çekiyorum var gibi ama hiç olmamış…

Mevsim değişti.

O çok beklenen aşk dolu mevsim geçti, sahi hiç saymadım kaç mevsim geçti.

Sonbahar da dayan demistin. Ben kaç bahardır hasretine sarılıp uyurken, yıldızlar eşliğinde döktüm gözyaşlarımı…

Hele bu mevsim bir geçsin, hele bu yapraklar bir dökülsün, ağaçlar çıplak kalsın utanmadan, hele yağmur üflesin saçlarıma, hele sen gelsen şehrime,

Yeniden yaşarız; eylülü, ekimi, kasımı…

Ben hangi yolun yolcusuyum? sen hangi kara toprağın yarisin?

Sarılmış boynuna, kışları örtmüş karı üstüne. Toprağına yol vermeyen yollar utansa da bu mevsim ben gelsem yoluna…

yapayanlız bir morgdayım. (sona gitmeyen yollarım vardı, ve hepsi dikenliydi. sen benim dikenimdin ama gönlüm senden vazgeçmedi)

biliyor musun?

yeniden görmüş gibi değil, o ilk gördüğüm an gibi içinde olmak istiyorsun .

aklımda hiçbişey yok aslında ne olduğunu bile bilmiyor gibiyim.

kaç sene oldu bilmiyorum. ayaklarımın bağı çözüldü bir an,

seni gördüğüm o ilk an düştü aklıma.

ben karşında oturuyordum. sen ise beni hiç bilmiyordun, çok görmüştün belki beni ama hiç bakmamıştın. o kadar soğuktun ki bir morgda yanlız, tek başına, kilitli kalmış gibiydim.

gözlerin gülüyordu karşındakine bakarken,

gülerken çenende bir gamze. nasıl unutulur ben bilmiyorum. unutmak ne ki?

sakalların vardı hafif. sakalından tutuyordun bazen kur yapar gibi.

konuşurken bazen havaya bakıyordun. göz kapakların dar, gözlerin kısıktı.

kaşlarını havaya kaldırınca, alnında bir çizgi belirirdi.

gülerken gözlerinin yanında iki çizki ve konuşurken, gülerken, sinirlenirken o hiç kaybolmayan gamzen….

bir insan, bir insanın kirpiklerini sayacak kadar sever mi birini?

ben saydım…

yüzünün her çizgisini, hatta kulağının altında ki izi ve hatta kaşındaki o zar zor belli olan belki kaç sene önce çizmiş olduğun artık dolan kaş kesiğini…

zaman aslında ne kadar acımasız, seni benden almak için ne kadar da uğraştı değil mi?

unutturmaya çalışıyor bana, onca gözyaşımı hiçe sayıyor. oysa ben senin sokağındaki manav hüseyin abiyi, bakkal hikmet amcayı, evinin hemen yanındaki kediyi ve yavrularını ne çok kıskanırdım. unutmam gerekiyor mu bunları ? çok mu gerek, senden kopmaya.?

ben, o hiç konuşmadığım varlığımdan bi haber olan seni unuttum mu sahiden. hayır hayır unutmak ne ki?

burası çok soğuk olmaya başladı, ellerim üşüyor, ayaklarımı hissetmiyorum artık, nefes almıyor muyum ben? niye kıpırdayamıyorum?

sen düşüyorsun aklıma biraz ısınır gibi oluyorum.

hani demiştim ya o kadar soğuktun ki bir morgda yapayanlız kalmış gibi hissediyorum.

artık hissetmiyorum. çünkü ben o morgdayım ve sen yoksun…..

Dünya derdi

Bir kuş hayal et,

Gökyüzünde durmadan uçuyor…

Zarif kanatlarını iki yana açmış bir aşağı bir yukarı çırpıyor.

Yalnızca tek isteği uçmak olan bir kuş.

Yükseldikçe yükseliyor ve daha çok yükseklere çıkmak istiyor.

Tek derdi daha yükseklere çıkmak olan kuş sadece… yoruldukça hırslanıyor, hırslandıkça daha çok yükseğe çıkıyor ve en sonunda kanatları pes ediyor.

Hızla aşağı çakılıyor.

Insanoğlu bu kuş gibidir. Daha çok kazanmak için, daha yüksek makamlara gelmek için o kadar çok yıpratıyor ki kendini, en sonunda çakılıp kalıyor.

Uğruna insan öldürdüğünüz, uğruna zulüm ettiğiniz, uğruna onlarca hayat yok ettiğiniz şu dünya var ya… israfilin bi nefesine bakar….